RSS Üyelik | Login

Bazen yazmak istediğim şeyleri bekletiyorum çünkü onlar hakkında daha fazla bilgi toplamak daha detaylı anlatmak istiyorum. Ama sonra bir gün taslaklarıma bir de bakıyorum ki, üzerlerinden oldukça zaman geçmiş ve ben hala üzerlerine yeni bilgiler ilave edememiş oluyorum. Kimi zaman beklettiğim için, o an beni heyecanlandıran şeyleri hiç paylaşamadan unutuyorum. Bu sefer, keşfettiğim bu yaratıcı ve şirin karikatür sitesinin başına aynı şey gelsin istemedim. Ne ben unutayım istedim, ne de sizinle paylaşmadan geçeyim. Bir şekilde, bu sitede var olsun istedim bu çizgi diziler.

Bahsedeceğim sitenin ismi “The Secret Friend Society”. Gizli Arkadaş Derneği ya da topluluğu olarak çevirebilirim. Ama burada gizli arkadaş dediğimiz şey karikatüristlerin çizgi dizilerini takip edince anlamını buluyor. Çünkü çizerler Hope Larson ve Kean Soo, kimi zaman ayrı ayrı kimi zaman da birlikte çalışarak, genel olarak çocuk kahramanların herkesten sakladıkları hayali arkadaşlarını veya gizli kahramanlarını anlatıyorlar bize. Aslında onlar hiç birşeyi üstüne basa basa anlatmıyor, sanıyorum herkes en çok etkilendiği detayda buluyordur kendi mesajını. Ben Salamander (Hope Larson’un) ve Jallaby (Kean Soo’nun) çizgi dizilerini okudum sitelerinden. Salamander sonlanmış bir hikaye, Jallaby ise hala gelişmeye devam ediyor. Jallaby’de çocukluğun kocaman hayal dünyasını bulurken, Salamander’de çocukluğa  bir de ergenliğe geçişin getirdiği farklı meraklar ve büyüme olgusu da ekleniyor. Kendi adıma ikisini de ayrı ayrı sevdim ama benim fuykusal hayal dünyama Salamander daha hitap etti diyebilirim. Semender adam ve çıplak ayakla çimenlerde koşuşturan, doğanın sırlarına kavuşmak isteyen, yalnız çocuk teması.

Jellaby’i okurken ise sanki yeniden ana okuluna gidiyorum ve kahraman Portia benmişim gibi, ve o süper arkadaşım Jellaby ile maceradan maceraya koşuyorum ve hiç kimsenin bilmediği bir arkadaşım olduğu için de kendimi herkesten şanslı hissediyorum gibi düşünüyorum.

Umarım bir göz atarsınız.

http://www.secretfriendsociety.com/index.php

(İngilizce ne yazık ki, Türkçe’si yok, belki ben bir gün çeviririm:) )

Sevgiler

Merhabalar,

Ne zamandır yazamadım birşeyler. Bu demek değil ki etkilendiğim bir şeyler veya üzerinde yazmak istediğim olaylar olmadı bu hafta. Aksine, etkilenmeye sürekli devam ediyorum ama sanırım odaklanma zorluğu yaşadığım bir dönem geçirdim. Değişen mevsimle birlikte değişen renkler, yağmur, saçlarımın dökülme hızının artması ve buna mukabil ruhumun geçirdiği mevsim değişikliği ile birlikte bende de pastel renkler, koltuğa yatıp battaniye içine saklanma ruh hali ve eve kapanma isteği had safhada.

Gelelim bu hafta aslında yazmaya gücüm olsaydı nelerden bahsederdim kısmına. Sanırım herkesin bahsettiği çünkü kayıtsız kalamadığı Facebook’tan ve onun inanılmaz zamanımızı çalan sevimli eklentilerinden (sandbox, fluff, rakı sofrası, binbir türlü hediye,anketler,graffiti olanakları, tizz me..sırala sırala bitmiyor, engellemekle tükenmiyor, en sonunda pes ediyorsunuz)bahsederdim.

İkinci olarak Kapalıçarşı’da gezmekten ne kadar keyif aldığımdan, bir dönem abonesi olduğum Kapalıçarşı dergisinin güzelliğinden ve elimdeki favori sayıda yer alan bir kaç güzel yazıdan, Kapalıçarşı’da gitmekten çok zevk aldığımız, Banu ve Yase’nin sayesinde ilk olarak öğrendiğimiz cheesecake ve brownie cenneti Ay Kafe‘yi yazardım. Birde onun yanındaki Deli Kızın Yeri‘ni. Ne olur yolunuz Kapalıçarşı’ya düşsün, ne olur keşfedim avucumuzun içi gibi bilelim en güzel mutfak eşyalarını, İznik çinilerini, Keçe eşyaları, birbirinden güzel içine ruh katılmış doğal taşlarla tasarlanmış takıları. Hele o, bir an önce bizi almalısın diyen banyo eşyaları, doğal sabunlar yok mu. Abdulla‘dan bahsediyorum, her ay maaşı alınca ilk oraya gitmeliyim diye hayal kuruyorum çünkü. http://www.abdulla.com/

Birde Mısır çarşısında gördüğüm, cep yakmayan, kek kalıpları, mutfak eşyaları ve oldukça minimalist tasarımlara sahip mutfak eşyaları geliyor aklıma.

Aynı zamanda Amerika’dan gelirken aldığım kokteyl kitaplarım, yemek kitaplarım ve vejeteryan olduktan sonra edindiğim vejeteryan kitaplarımı çıkardım gün yüzüne geçen hafta. Kunduzla seçip, deneyip, hatta sitemde paylaşalım dedik ama iş ve hayat yoğunluğundan geçen hafta başaramadık.

Umarım yakın bir zamanda, yemek içmek dünyamızı zenginleştirmek için, içine girdiğimiz maceraları sizlerle de paylaşacak güzel fikirlerle burada olurum.

Yün yumaklar gibi sıcak ve renkli kalın efendim.

 

Ben İngiltere’ye hiç gitmedim ancak gidenlerden sıklıkla duyduğumuz bir kahve noktasıydı Cafe Nero. Artık bizimde bir Cafe Nero’muz var. Cafe Nero İtalya kaynaklı bir firma ancak lokasyon olarak İngiltere’de kuruluyor ve kurulduğu yerde inanılmaz güçlü bir marka haline geliyor. İngiltere’de şu anda en fazla mağzaya sahip olan bağımsız kahve zinciri kendileri. Türkiye mağazasına gelince, bu firmanın İngiltere dışındaki ilk mağazası. Yani Cafe Nero, İngiltere dışına ilk kez İstanbul ile açılmış. Bunu başaran yatırımcı zihniyeti tebrik etmek lazım. Diğer taraftan Türkiye’de gelişen kahve pazarını ve bunun doğurduğu kahve-tatlı kültürünü de göz ardı edemiyor insan. Alışveriş merkezleri, köşe başlarına kurulan her türlü kahve zinciri ile tatlı ve sıcak içecek gibi tüketim alışkanlıklarımız ciddi ölçüde değişmekte. Hepimizin bildiği Starbucks, Gloria Jeans, Kanada’dan Tim Hortons, İngiltere’den Cafe Nero gibi mağazalar dünya genelinde yeni bir tüketim alışkanlığı yarattılar.

Ben dün ilk kez gittim İstinye Park’a ve orada Cafe Nero’da soluklanıp, bir koca fincan Cappucino deneme fırsatım oldu. Koca fincan deyince hakikaten büyük bir fincan, bu açıdan kahve severlerin gözünü ve midesini dolduracak gibi geliyor. Kendi adıma Cappucino’sunun  doygun tadını ve aromasını oldukça beğendim.

Naçizane eleştirebileceğim tek şey ise sanırım mimari olarak daha zengin olmasını beklediğimden, fazlasıyla sade bulduğum ortamı oldu. Lacivert duvar renkleri oldukça güzel, kafe kendi başına 2 mağazalık yer kaplıyor dolayısı ile mekan da ferah ama bu güzel mekanın duvarlarında daha şık sanat eserleri yer alamaz mıydı. Bilemiyorum, kendi fikrim, duvarlardaki fotoğrafların görselliğinin zayıf olduğu yönünde.

Bence İstinye Park’a gidip bir de siz bakın. Ben deneyemedim ama aklım orman meyveleri ile süslü cheesecakelerinde ve brownie’lerinde kaldı.

Daha fazla bilgi için: http://www.caffenero.com/

http://www.bilgi-egitim.com/_birgel.asp
Bilgi’nin 2007 Güz dönemi kursları, workshopları yine harika. Hersene niyetlenirim ama kimi zaman zamandan kimi zaman fiyatından ötürü hiç kısmet olmadı. Olsun yinede her dönem kontrol ederim, ve bir gün bende katılacağım bu eğitimlere. Annem için Pınar Kür’ün “Yazmak,Yaşamak” atölyesini buldum. Kendisine bu akşam anlatacağım. Emekli olduktan sonra annem 30 yıllık meslek hayatında yaşadıklarını, eğitim dünyasında gözlemlediklerini, Türkiye’nin dört bir yanındaki eğitim ve öğretim gerçeğini kalem almak istiyor ancak bir kitap nasıl yazılır kısmında endişeleri başlıyordu. Bu atölyenin ona faydalı oalcağından eminim. Şimdi zamanı da var. Hem de gerçekten çok çarpıcı anıları var.

Kendim için istediklerim yazı atölyesi, fotoğrafçılık kursu ve dans kursları. Aslında hepsi olsa oda olur:)

http://www.dogansailing.com

Ben artık yelken dersi almak istiyorum. Ama asıl istediğim denizle yakınlaşabilmek. Ve ileride hayalim olan deniz yolculuklarına denizde yaşama bir adım atabilmek. Bunun için internetten Doğan Sailingi buldum. Gidip memnun olanlarıda biliyorum. Bu sene belki bende başlarım..Nolur nolur nolur olsun:)

Bir de bu yaza Yaso ile bombayı patlatalım istiyorum. Günlerdir dualarıma, rüyalarıma yaşamıma sızan bir yeni hayal:) (Sırrımız)
Hayallerimiz gerçek olsun:)

Son zamanlarda dikkatimi çeken 3 siteden bahsederek araştırma ve bilgilenme kısmının sorumluluğunu size bırakıyorum.

ELMA ALT SHIFT Bloglar arası dolaşıp ilgimi çeken birşeyler bulmaya çalışırken gözüme “elma+alts+hift” blogu takıldı. Gerçekten hoşuma giden bir blog oldu bu. Üstelik sık güncelleniyor. Hergün olmasa bile iki günde bir bakıp yeni reklam kritiği var mı, yeni bir ürün çıkmış mı, bugün benim kaçırdığım ve elma alt shift’in kaçırmadığı neler var dünyada gibi sorulara cevap olabilecek gibi duruyor:) Kesinlikle tavsiye ediyorum.

http://elmaaltshift.blogspot.com/

THE COOL HUNTER

Elma+alt+shift’te başlayan yolculuk sayesinde, “The Cool Hunter” olayını farkedip onların sitelerini keşfettim. Adı üstünde cool hunter:) şehir yaşamı, moda, müzik, sokak kültürü gibi pek çok alanda ilgi çeken oluşumları paylaşıyorlar bizimle. Önce Amerika ile başlamış, Avustralya ile devam etmiş bu serüven, ve şimdi Türkiye ayağında devam ediyor oluşum, bizim renklerimizi de içine katarak büyüyor. Ben siteyi heyecanla takip etmeye başladım. Farkedilen yaratıcı eşyalar, tasarımlar, renkli telefonlar, ayakkabılar ve sanat eserleri arasında mutluluktan kayboldum. Buyrun:)

http://www.thecoolhunter.com.tr/

Bu arada yukarıdaki tablo Brezilyalı Bruno9Li ye ait. Cool Hunter’ın keşfetmemizi sağladığı inanılmaz güzel graffitileri ve Art Nouve eserleri olan bir sanatçımız.

GÖRDÜĞÜM en HİP EN RETRO en GRAFFITI en art DOLU VE görünce aşık OLDUĞIM ayakkabılar:)

Bu ayakkabıları da the cool hunter sayesinde keşfettim. Ve sanırım uzun zamandır bir kıyafeti bu kadar tutkuyla istemememiştim. Ayakkabıda resmen sanat var, çılgınlık var, çarpıcılık var, tatlılıkvar. Ben mi abartıyorum bilmiyorum ama zevkler de tartışılmaz ki:)

Matthieu Missiaen, 25 yaşında, Toronto’da graffiti çalışmalarını bu ayakkabılarla birleştirmiş. El yapımı, üstelik çok az sayıda üretiliyor, üstelik fiyatı da böyle tasarım ayakkabılar kulvarında çok pahallı değil. Aşağıda satın alabileceğiniz veya bakabileceğiniz satış sitesi ve kendi markası Ndeur’a has sitesi bulunmakta.

http://www.etsy.com/shop.php?user_id=5162475

http://www.ndeur.com/


Ben bugün bunlarla ilgilendim. Çalışmanın dışında tabi.

Peki ya siz ne yaptınız.

Meraklı melahattan sevgilerle.

Bu gün Film Ekimi geliyooooor diye müjdelemek istiyorum sadece sitemden. Çok kemik bir kitlesi var gerçi film ekiminin, onlar zaten aylar öncesinden farkında oluyorlardır etkinliğin ama benim sözüm benim gibi her sene heveslenip de işten güçten plansızlıtan son dakikaya kalan ya hiç gidemeyen ya da hepi topu bir veya iki filme gidebilip diğerlerine gidemediğine pişman olan ve mütemadiyen hayıflanan ekimden bihaber tiplere. Ben de bu gruba girdiğimden rahatça yerebiliyorum bizleri. İki ayağı bir pabuca girmeden etkinliklere katılamaz genellikle bizim gibi şaşkınlar.

Amma velakin bu sene şeytanın bacağını kırıp bienale ilk günden gitmemden midir nedir bilmem üzerimde bir takipçilik bir enerji bir sorumluluk duygusu hakimdir gidiyor.

Bu nedenle lütfen sizde bir göz atın diye resmi sitesinin basın bültenini veriyorum yazının el altında. Çok güzel filmler var gibi gözüküyor.

Özellikle Persepolis’i çok merak ediyorum. İran devrimini küçük bir kızın (Marjane Satrapi) gözünden animasyon çarpıcılığı ile izlemek. Hatta önce çizgi romanını okuyabilsek keşke. Filmin detaylı konusu için: http://beyazperde.mynet.com/film/3626

http://www.iksv.org/filmekimi/BasinBulteni_2007.asp

Bugün bu hızla düşünmeye devam edersem infilak edeceğim gibi hissediyorum. Dolayısı ile durmaya, rahatlamaya ve derin soluk almaya ihtiyacım var. Dolayısı ile buna yakışan bir kaç Kings of Convenience şarkısı dinlesem arka arkaya vallahi pamuk gibi olurum biliyorum.

Ama şu an bu ruh halime ben Cocorosie’nin son albümünü yakıştırdım açıkçası. İsmi bile harika. Şarkılarını dinlemeye gerek olmadan alırım ben böyle isimli albümü. “The Adventures of Ghosthorse and Stillborn”.

Şimdide şarkılarına bir göz atın allahaşkına, sadece isimlerine baksanız bile birileriniz bize bir masal dünyasını anlatacaklarını anlayabilirsiniz.

  • 1. Rainbowarriors (videoyu izlemek için tıklayın)
  • 2. Promise
  • 3. Bloody Twins
  • 4. Japan
  • 5. Sunshine
  • 6. Black Poppies
  • 7. Werewolf
  • 8. Animals
  • 9. Houses
  • 10. Raphael
  • 11. Girl And The Geese
  • 12. Miracle
  • 13. Childhood

Ben bu Bianca ve Sierra efsanesine çok çok başlarda daha ilk albümleriyle ortak olmuş, bir nevi kendilerinin değerlerini öncelereden anlayabilmiş şanslı müzikseverlerden adlediyorum kendimi. Zira ilk dinlemeye başladığımda kardeşim ve kunduzdan türlü türlü dalga geçişlere maruz kalıyordum. Yok horoz sesinden, kapı gıcırtısından müzik olur muymuş, yok azmış minik çocuk sesi gibiymiş bunlar falan falan.* Oysa bir gün Kunduzuda taktım koluma birlikte gittik burdaki konserlerine tabi tüm düşünceleri değişmşti sevgilimin. O günden beri tek laf etmedi ben cocoşları dinlerken. Çok çılgın ve uniqler. Onları sevmeyen ölsün:)Bugün bunu da yazıp durdurmak istiyorum parmaklarımı.http://www.cocorosieland.com/

İnanılmaz derecede bunaldim, sıkıldım, zorlanıyor vücudum, adaptasyonumda güçlükler yaşıyorum. Terliksi hayvan, amip falan gibi tek hücreli bir organizmayım sanki ve bulunduğum habitatı değiştirmişler de ben yenisine adapte olamayıp yok olacakmışım gibi geliyor. Zaten bu sıkılmışlıkla birleşen işe yaramıyorum hissiyatı ile koskoca binanın üstüne sürülüveren bir çatlak gri sıvadan başka birşey gibi hissedemiyorum kendimi. Burası için bir ışık, yeni bir soluk, heyecan, sıcaklık, destek, yaratıcılık gibi kavramları ifade edeceğim derken sanıyorum başladığımdan beri olsam olsam süs bitkisi, çekingenlik, halim selimlik, sessizlik, içine kapanıklık, soğukluk, utangaçlık, gereksizlik gibi kelimeleri ifade ediyorumdur.

İçimde bir ses gene koyvermeye başladı köklerini derin karanlık topraklarıma, fısıldıyor bana buralara ait değilsin diye. Ve ben her seferinde işte buraya ait hissedeceğim diye başladığım her serüvende yabancılaşmaya mahkum muyum bilemiyorum.

Yazı ve bu sayfa kafayı yememem için tek yoldaşım. Çünkü içimde kopan fırtınaları ve patlamaya hazır volkanları serin gri deniz suları kıvamında bir serinlikle sunmaktayım dış dünyaya. Aksi olsun istemezdim, içimdeki endişeleri, korkuları, keyifsizliği çıplak gözle görsünler istemezdim.

Dışarda şov içerde şov insanlara şov hayvanlara şov bitkilere şov eşyalara şov. Ona buna şov. Hayatımız parodi,dram, melodram, müzikal. Baş rol yan rol dublörlük dubjalcılık hepsi hepimizde mevcut.

İçimdeki ses gene buralara ait değilsin demeye başladı. E oysa yeni başlamıştık daha, bu kadar erken ses çıkarması da niye.

Bu kadar mı korkak alt benliğim. Bu kadar mı sabırsız. Bu kadar mı at gözlüklü.

Evet kesinlikle öyle. Bir ay sabredemiyor yeni başladığı işinde birşeylere alışmak için. Oysa çok normal, terliksi hayvan bile alışabilir uzun süre dayanırsa ortam koşullarına. Ki evrimin temelinde bu var zaten. Her değişim acı geçirerek oluyor, ama sonuçta bir alt yaşam türünden bir üst yaşam türüne, tek organizmalılıktan çok organizmalı yapıya geçişler bile yüzyıllar milyonyıllar milyaryıllar alıyor.

Ey alt benliğim, bırak artık üst benliğimi. Bırak özgürce koşsun “kızbenlik” yaşamının engin çimenliğinde. Yeter artık onu tuttuğun kör karanlıklarında. Gün güneşi, gece yıldızları sarmlasın uyurken ve her adımını korkusuzca salsın toprağa. Bırak yakasını bırak. Yeterli sabrı da var, cesareti de, yaratıcılığı da, enerjisi de.

Biliyorum bu karanlık sesleri bastırabildikçe, kız büyüyüp nam salacak başarılarıyla. Başı hep dik olacak.

Sana da kapak olacak.

Not: Fotoyu güncelledim, www.felsefeekibi.com dan buldum.

Yanaklarım Kızardı

Tam da yazımı yazmıştım, içimdeki bunalmışlığın etkisiyle biraz ona buna sataşan ve sinirli bir yazı olmuştu galiba. Aşağıda okuyacaksınız, yer yer duygusal, ufak bir “mutlu edenler” bölümü içersede çoğunlukla sinirimi bozan şeylerden bahsettiğim bir yazı olmuştu.

Taaa kiii:) Gerçekten yanaklarım kızarıyor düşündükçe. Bir blogcu dostumun olacağını anlayana kadar sürdü bu bezmişlik duygusu. Kendisi ile buluşmamızda her zaman inandığım kozmik dengenin etkisi olduğunu düşünüyorum. Evrende din adı verilen varoluşun daha farklı bir yerinde kozmik enerjiye ve düşünce gücümüze çok inanıyorum. Biz onunla, bunca kocaman bir evrende, üstelik evrenin uçsuz bucaksız sanallığında, birer şarkı paylaşmışız apayrı zamanlarında hayatımızın diye karşılaştıysak eğer bunun gerçekten bir nedeni vardır diye düşünüyorum. Çok mutlu oldum kendi blogundan benim için yazdıklarını okudukça. Yanaklarım al al oldu, Heidi gibi oldum hatta sanırsam. Son yazısını okuduğumda ise hissettiğim en güçlü şey, bu yazıyı ben yazmış da olabilirdim oldu. Aradan aylar geçse ve biri bu yazıyı sen yazmışsın diye önüme getirse büyük ihtimalle evet doğrudur derdim. Çünkü kendi içimi, kendi kelimelerimle bir başkası yazmış. (Özellikle başarının tanımı ve bu konudaki engellere fazlasıyla takmış biz tanımları) Buna şaşırdım ama bir yandan da çok sevindim. Geçtiği ve geçeceği yolların bir kısmını geçmiş ve daha ferahlamış hisseden biri olarak ona olduğun gibi zaten mükemmelsin, bunu lütfen bozma demek istiyorum. Ama biliyorum ki ileride daha da tatlanacak kalemi, kendisi, ve bu ancak içsel yolculukları, sorgulamaları ve endişeleri ile olacak. Onun en heyecanlı takipçilerinden olacağım kesin:) Belki ileride açıklarım bende, bu sihirli kişiyi. Şimdi üzgünüm, ama yazısını okumadan önceki ruh halimle karaladığım cümleleri de aşağıda sunuyorum. Anlayın nerelerden nerelere yolculuk etmişim:)

Canımı sıkanlar:

  • Karadenizin adını at gözlüklü milliyetçiler yurduna çıkaran Türütsüler.
  • Saatte en fazla 75 km hızla yol alabilecekmiş, yapımı tamamlanana kadar artan araç sayısı ile yarardan çok zarar getireceğine inandığım, metro dan kat kat küçük, otobüsten hallice metrobüssüler.
  • İnsanın açığını yakalamak için pusu kurmuş, tökezlediğinizi görmek için can havliyle sizi gözlediğini hissettiğiniz fırsatçılar.
  • Giderek hissizleşen( hep birlikte hissizleşiyoruz ben de dahilim) androidsiler.
  • Başta kadınlara ve çocuklara yapılan haksızlıklar, ve gösteremedikleri sevgileri ve barışamadıkları cinsellikleri ile sokak ortasında kadınlara el kaldıran ve hatta bıçak çeken erkeksiler.
  • Dünyada olup biten tüm güzelliklerden başarılardan bilimden sanattan ve kültürden, ve motive edici tüm güzel haberlerden bizleri mahrum bırakıp, açıkça bu durumdan fayda göreceklerini bildikleri için halkı umutsuzluğa ve çaresizliğe sürükleyecek, olur olmaz bin bir türlü kötü haber ile gözlerimizi ve ruhumuzu daraltan politiksiler ve medyadevisiler.

Mutlu edenler:

  • Tüm haksızlıklara rağmen, töreye, üzerlerindeki bütün baskılara rağmen belediyeden veya devletten aldıkları 1000 ytllik kredilerle anadoluda iş sahibi olmuş kadın kadınlar.
  • Evlerinde Hrant Dink için, Uğur Mumcu için ve bu ülkede sebepsiz yere canına katledilen gazeteciler ve haksızlığa kurban gitmiş tüm insanlar için evlerinde gözyaşı döken, anneanneler babanneler, Karadenizin vicdanlı amcaları, dedeleri, insan insanlar.
  • Pek sevdiği, en sevdiği biricik kızı, hepimizin prensesi, canım dostum Begüm Kartal‘ın anısına Malatya’da mezarlığının yanına park yaptıran babası, ve belki bu sayede annesinin ve babasının biraz huzur bulduğunu düşünmem. (Hiç kimse onun yerini dolduramasa ve bizler onu çok özlesek bile)

Eylülsellik

Sabah buraya yazı yazmaya niyetliydim, ve cümlelerimi görmeliydiniz. Sonbaharın bu Eylül’de bana uğramadığından aksine sanki ilkbaharı yaşıyor olduğumdan, içimde süregelen bahar mevsiminden bahsedicektim. Ancak öğleden sonra ve şu an tam bir Eylülsellik çöktü sanki üzerime. Rengim sabah güneş renkleriyse şu an tam bir akşam griliğindeyim, gece siyahı değil ama akşam çökmüş yani üzerime.

Nedenini de anlatmayacağım çünkü bu bugünlük kendime verdiğim ödev. İşe yeni başladığım için bugün ilk kez yaşadığım bir ruh halimdeki stres ve gerginlik benim içimdeki başarısızlık korkularını ve endişelerini tetikledi. Ama sanırım bununla başetme yolunda en büyük adımımı bu konudan sevdiklerime bahsetmeyerek, endişelerimi dillendirmeyerek, durumun farkında olarak ama abartamaya dikkat ederek atacağım. Kendimi paranoyaların dehlizinde kuruntulara salmak istemiyorum. Kapıdan içeri girmek istemeyen çocuk gibi açık havada güzel renklerin ortasında sokakta kalmak istiyorum. Biliyorum gelişmem için bu şart. Kaçmak kolay, savaşmak zor. Her zaman bunu bilirim ve mücadeleciyimdir. Sabrımı mücadelemi bu noktada bugün kendime ispat edeceğim. İşten çıkmaya yarım saat kaldı, bu gün buradan mutlulukla ayrılacağım.

Bu haftasonu cheesecake yapmıştım çok güzel olmuştu. Dün yaptığım çatlak kurabiyeler de fena değildi, sert olmaları dışında. İçimden ne mi geliyor? İnanın eve gidip mutfağa girip, yine bir şeyler üretmek, pişirmek, fırınlamak, hamurla oynamak, kakao ve çikolatanın rahatlatıcı kokularında kaybolmak geliyor. Kendim için en büyük terapiyi buldum sanırım. Eve gidip uzanmaktansa mutfakta ellerimi kullanmak. Mis gibi kokular ortaya çıkarmak. Fırının sıcaklığında huzur bulmak. Şimdi bunları düşünürken bile rahatladığımı hissediyorum.

Sanırım ilerideki hedefim daha da netleşiyor kafamda git gide. Başarı ile mutluluğun birleşmesi şart benim adanmışlık hissiyatımın gelişmesi için. Yoksa hiç bir işe ve hiçbir kimseye  karşı tam bir aidiyet duygusu geliştiremeden yaşayıp gideceğim. Oysa hakikaten bir uğurda savaş vermek, ve yaşamımı mutlu olacağım ve etrafımdakileride mutlu edeceğim bir çerçevede sürdürmek en güzel hayalim. Çünkü biliyorumki beynimin sağ tarafı sola göre daha gelişmiş, biliyorum ki kuvvetli sezgilerim ve yaratıcılığım var. Tüm bunlar için de bir mucize beklememek gerektiğini de öğrendim.

O halde geriye kalan büyülü kelimeler çalışmak çalışmak çalışmak. Ve yanında bu gerçekliği süsleyen sabır, mücadele gücü ve cesaret.

Son olarak, bu akşama gidecek en güzel müzik yine yeni yeniden Kings of Convenience olurdu. Bir Know How, bir Misread,  bir Failure. En güzelinden.

İyi akşamlar efendim.

« Önceki - Sonraki »